Okuldan eve geldiğimde boynumdaki anahtarla kapıyı hiç açmadım.
Hatta babamın bile anahtarı yoktu. Annem evimizin bir parçası gibiydi, hep evdeydi.
Her yere birlikte giderdik, zaten öyle çok da gidilecek bir yer yoktu ki… En büyük eÄŸlencemiz sokaklarda oynamaktı.
“Sokakta oynamak” diye bir kavram vardı yani.
Cafelerde, alış-veriş merkezlerinde buluşmazdık.
Okula arkadaÅŸlarımızla gider, birlikte çıkar, oynaya-zıplaya yürüyerek gelirdik eve…
Servis falan yoktu.
Ayakkabılarımız eskirdi.
Hatta öyle olurdu ki; çantalarımızı kaldırımlara koyar, oyuna bile dalardık…
Annelerimiz bu durumu bildiklerinden, kardeşlerimizle bizlere ekmek arası bir şeyler hazırlar gönderirdi.
Mahallemizdeki teyzeler annemiz gibiydi. Susayınca girer evlerine su içerdik.
Ya da pencereden bir sürahi bir bardak uzatılır, hepimiz aynı bardaktan kana kana içerdik…
Kısacacı içimizden evine gidip gelen elinde mutlaka yiyecekle dönerdi.
Anneleri o arada çocuğuna verdiği şeyden bizlere de gönderirdi.
Bu bazen bir kurabiye bazen bir meyve olurdu…
Okumaya devam edin →

Yemen’de yaÅŸayan Salih bin Talib Salih El-Cüneydi’nin bir gün rüyasında gördüğü boynuzlar başında gerçekten çıktı. İşte onu normal insanlardan ayıran boynuzlar…
Bir zamanlar solcu, komünist, anarÅŸist diye vatan haini yaptığımız ve ölmelerine göz yumduÄŸumuz insanların ölümlerinin ardından onları birer kahraman, birer vatansever olarak ilan edip, ölümlerinden kendimizi deÄŸil iktidarı, dönem yönetimini yada kendimiz dışında herkesi sorumlu tutuyoruz. Deniz GezmiÅŸ, Hüseyin İnan, Yusuf Arslan ve 18 arkadaÅŸlar yakalanıp yargılandıklarında asılmalarını isteyen ya da buna göz yuman halk, sanki o günleri hiç yaÅŸamamış gibi bugün dizilerden gerçekleri izleyip sanki yeni yeni öğreniyorlar…





